Cemaatleşme konusunda "Bu zamanda cemaat mi olur? FETÖ’yü gördün işte. Otur evinde, kıl namazını!" şeklinde konuşanlara ne diyebiliriz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Her sorulan suale gelişine ve zahirine göre cevap vermek, sailin (soru soran) amaç ve maksadını ıskalamak anlamına gelir. Önemli olan söze ve söylenen ifadeye göre değil de o sözün ve ifadenin pişirilip, hazır hale getirilen mutfağına göre cevap vermek ehil insanların âdetidir. Zira sailin ehemmiyeti sualinden anlaşılır.

Ancak sualin üslubuna ve ifade tarzına bakmadan; bu anlamda meseleleri ve müşkülatları olan insanlara faydalı olmak adına insanlara kasten ve mahsusen cevaplar verip, soru sorana da dolayısıyla cevap vermek daha faydalı ve daha maslahatlı olmaktadır.

Bu suale de bu anlamda cevap vermeye çalışacağız.

Evvela suali soran arkadaşımızın sualin içerisindeki ifadesi, zaten mahiyeti itibariyle o saile kâfi bir cevap niteliğindedir.

Zira “İnsanların cemaatlerle ne işi var, evlerinde namazlarını kılsınlar kafidir.”

Namazlar evlerde kılınabilmekle beraber; camilerde ve mescitlerde kılınan namazlara göre fazilet ve sevap açısından daha aşağıdadır. Çünkü evde bile namaz kılınsa; evlerin birer mescit haline getirilmesi, evlerde dahi namazların cemaatle kılınması önemle tavsiye edilmektedir.

Zira namazı cemaatle kılmanın çok faydaları olmakla beraber şu iki ana unsur öne çıkmıştır:

1. Cemaatle kılınan namaz yüzde yüz makbuldür. Şahsi namazların makbuliyeti ise umulur.

2. Cemaatle kılınan namazın sevabı ve füyuzatı münferiden kılınan namazlardan yirmi yedi (27) kat daha ziyadedir.

Bunun dışında da sayacağımız çok faydaları ve maslahatları vardır; ancak yerimizin darlığı buna müsaade etmemektedir.

Cemaatleşmeye gelince: Cemaate ve cemaatleşmeye karşı çıkmak ya cahilliktir veya divaneliktir ya da özel bir kasıtla muhalefettir.

Çünkü şu alemde cemaatleşmeyen hiçbir şey yoktur. Mesela, atom cemaatten oluşmuştur. Yani atom elektron, nötron, proton ve çekirdekten oluşan bir cemaattir. Bu cemaatleşme olmasa atomdan bahsedemeyiz.

Hücre; atomlardan müteşekkil bir cemaattir, ayrıca organellerden müteşekkil başka bir cemaattir. Bu cemaatler dağılırsa hücreden bahsedemeyiz.

İnsan atomlardan, elementlerden, hücrelerden, organlardan, maddi ve manevi hissiyat ve latifelerden müteşekkil ayrı bir cemaattir. Bunlardan mahrumiyet insanlıktan da mahrumiyettir.

Deniz bir cemaattir. Zira deniz içerisindeki muhtevi mahlukatla birlikte ayrı bir cemaattir.

Hava alemi müştemilatı ile beraber bir cemaattir.

Güneş sistemimiz, başka diğer sistemler, galaksiler ve neticede kainat muhteviyatı ile ala meratibihim ayrı ayrı birer cemaat şekilleridir.

Kısaca varlık olarak ne yaratılmışsa, biz onlara hangi ismi takmış isek; tüm bunlar isimlerini ve varlıklarını muhtevalarında bulunan malzemelerin bir araya gelmesindeki cemaate ve şahs-ı maneviye borçludurlar. Bu cemaatleşme ve şahs-ı manevi kalkarsa kainatta varlıktan bahsedilmez.

Cemaatleşmek dinimizin emridir. Bu kelami emir, fıtrattaki kevni muamelatla paraleldir.

Yani Cenab-ı Hak “ipime sımsıkı sarılın tefrikaya düşmeyin” gibi emir ve talimatlarla bir araya gelmeyi ve cemaatleşmeyi kelamen farz kıldığı gibi; yaratılışta ve fıtratta da kevni olarak cemaatleşmeyi nazara verir. Kainattaki tüm varlıkların; vücutlarını ve bekalarını cemaatleşmeye borçlu olduklarını fiilen ve halen gösterdikleri gibi, insanların ve hassaten de ehl-i imanın varlıklarını ve bekalarını sürdürebilmeleri için, kainattan ders alarak aynı cemaatleşmeyi ve şahs-ı manevi oluşturmayı Kur'an da emreder.

Dolayısıyla Allah’ın bütün emirleri kainattan ve fıtrattan alınmış ve tecrübe haline gelmiş hakikatlerle doğru orantılı ve paraleldir.

İşte bu sebepten dolayı Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de "Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık." (Hucurat, 49/13) emretmektedir.

O halde cemaate ve cemaatleşmeye karşı çıkmak tam bir cehalettir.

Hayvanlar, bitkiler ve mikro organizmalar bu kanuna fıtraten riayet ettikleri nispette hayatlarını ve varlıklarını devam ettirmektedirler. Bu kanuna muhalefet edenler ise kademe kademe saha-i vücuttan çekilmişlerdir. Yani Kur'an'ın bu emri; aynı zamanda canlıların tümü için de geçerlidir.

Farklı bir canlılık olarak ve hayati faaliyet olarak düşündüğümüz; ırkların, kavimlerin, milletlerin, devletlerin, cemiyetlerin, cemaatlerin ve bütün toplumların kendine ait hayatları ise yine bir araya gelmek, cemaatleşmek ve şahs-ı manevi oluşturmakla doğru orantılıdır. Tarih bize gösteriyor ki; bu birlik ve beraberlik ruhunu kaybeden milletler, devletler, kavimler, cemiyetler ve cemaatler tarih sahnesinden kaybolmuşlardır.

O halde insanlar sosyal bir varlık olması hasebiyle münferit yaşayamacağından, bir araya gelmeye ve cemaatleşmeye mecburdurlar. Bu sebeple sanatlar, maharetler, medeniyetler, teknoloji, bütün maddi ve manevi mesleklerdeki inkişaf ve terakki, cemaatleşmekle doğru orantılıdır.

Bu öyle bir berekettir ki; fıtratın yapısına ana unsur olarak girmiş ve Kur'an'da da talimat olarak insanlara emredilmiştir. Burada muhalefet, aynı zamanda fıtrata ve dine isyandır ve bütün bu nimetlerden mahrumiyettir.

"Üç tane bir" yan yana gelse cemaatleşir. Artık o üç değil, "yüz on bir"dir. En basitinden şu rakamların bir araya gelmesinin oluşturduğu şahs-ı manevinin sınıf atlamalarına nazar edelim. Harflerin bir araya gelmesinden kelimeler, kelimelerin bir araya gelmesinden ayrı bir cemaat olarak cümleler, onların bir araya gelmesinden paragraflar ve koca bir cemaat olan kitap ve kitaplar meydana gelir.

Manalar ise bu cemaatleşmelerin şahs-ı manevileridir. Sayıların ve harflerin bir araya gelmesindeki ve cemaatleşmesindeki; keyfiyet farklılıkları ve sınıf atlamaları; daha yüksek ve daha âli keyfiyetler için insanlar açısından da değerlendirilmelidir.

Yani aynı mana ve gaye için bir araya gelen insanlar da kendilerine ve amaçlarına sınıf atlatırlar ve keyfiyetlerini yüceltirler. Bu sınıf atlama ve keyfiyet önümüze maddi ve manevi medeniyet olarak çıkar.

En büyük cemaat olan insanlığın ve insanların alt yapılarını da ala meratibihim küçük cemaatler oluşturur.

Yani insanlar bir araya gelirler aile cemaati olurlar. Onlar bir araya gelir sülaleleri oluştururlar. Onlar bir araya gelir kavimleri, kavimler bir araya gelir milletleri ve insanlığı oluştururlar.

Aynen öyle de çıraklar bir araya gelir ustalık halkalarını oluştururlar. Onlar bir araya gelir sanatta maharetler zuhur eder. Onların da bir araya gelmesiyle o sanatta ve fende buluşlar ve keşifler zuhur eder. Bu sanatların ve maharetlerin başka ilim ve bilim dallarıyla cemaatleşmesinden de ilmi ve teknolojik medeniyetler zuhur eder.

Buradaki incelik herkesin aynı işi yapmayıp; farklı işlerde ve mesleklerde küçük küçük gruplar ve cemaatler halinde gelişerek, diğer gruplarla bir araya gelip cemaatleşmeyi büyütmek ve küllileştirmektir.

Hatta bu hususta fikirler, asırlar dahi cemaatleşebilirler, nitekim cemaatleşmişlerdir de. Çünkü bu 21. Asrın maddi ve manevi tekamül ve medeniyeti bu alanlara borçludur.

İşte bu hakikatlere mebni olarak; Müslümanlar da cemaatleşmeyi ve bir araya gelmeyi vazife telakki etmişlerdir. Her bir hak cemaat ve cemiyetler aynı Kur'an'dan, aynı dinden, aynı kitaptan istifade ve istifaze etmekle beraber, farklı özellikler ve güzelliklerde olması fıtratın bir gereğidir ve Allah (cc)’ın muradıdır. Buradaki ayrılık ve farklılık büyük bir nimet-i ilahiyedir ki, tüm insanlık istifade edebilsin. Çünkü insanların her biri ayrı fıtrat ve özellikte yaratıldıkları için, tamamını bir yere kanalize etmek fıtrata ve âdetullah kanunlarına zıttır ve mümkün değildir.

Bütün bitkiler; mesela papatya cemaati, lale cemaati, güller cemaati, sebzeleri ve hububatı da dahil edersek, yani küçük küçük cemaatlerden oluşmuş bütün nebatatın tamamı; aynı topraktan istifade edip, aynı güneşi kullanıp ve aynı sudan beslendiği hâlde, farklı farklı açılımlar göstermesi ne ise; Müslümanların da hak olan cemiyet ve cemaatleri öyledir.

Ancak insanlarda nefis olduğundan ve imtihana tabi tutulduğundan, bu farklılığın nimet olduğu unutuluyor, bunu kendi irademizle zahmete çeviriyoruz. Bu sebeple hak cemiyet ve cemaatlerin birbirine muhalefetleri, nefsani telakkilerden ileri gelmektedir. Bu yanlışlara bakarak cemaate ve cemaatleşmeye karşı çıkmak akıl kârı değildir.

İnsanlar cemaatleşmese münferit ve yalnız yaşasa hata yapmayacaklar mı, isyan etmeyecekler mi? Peki bu yanlışlara bakarak o insanları telef mi etmek lazım? Yoksa tedavi mi etmek icap eder?

Cemaatleşme olmadı mı, insanlar münferit ve şahsi yaşadı mı iş ferdiliğe ve kişiselliğe döner. O da zaten yok olmak anlamındadır.

Aynı şekilde herhangi bir cemiyet veya cemaat adı altındaki bir oluşumun; devlete ve millete yanlışı, isyanı ve kalkışması da aynı mantıkla değerlendirilmelidir. İnsanlar şahsen bu kalkışmada ve isyanda bulunduğu gibi; cemaatler, cemiyetler, ordu ve diğer kurum ve kuruluşlar da aynı isyanı ve hatayı gösterebilir. Burada o unsurları yok etmek değil; terbiye etmek, düzeltmek ve cezalandırmak esastır. Mesela, yeniçeri ordusu isyan etmiştir. Yeniçerilik değişmiştir. Ordu lağvedilmemiştir. Zira bir devletin orduya ihtiyacı vardır.

Aynen bunun gibi cemaatler ve cemiyetler bir ihtiyaç ve zarurettir. Onlar olmazsa devlet de millet de olmaz. Ancak yanlışlar ve hatalar düzeltilmelidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...